Engellilere kesinlikle
acımayınız.
Sizi belki şaşırtabilir ama gerçek
bu…
Eğer onlar için illa bir şey yapmak
istiyorsanız öncelikle bu noktaya dikkat etmeniz
gerekiyor.
Kelimeye dikkatinizi çekerim.
Acımasız olun demiyoruz, kesinlikle acımayın diyoruz.
Nedeni gayet basit; Engellerin en
nefret ettiği konuların başında, onlara acınması geliyor. Acınası gözlerle
kendilerine bakılması onları çileden çıkarıyor, kahrediyor, acılarını sürekli
tazeliyor.
Kendilerine zavallı insan muamelesi
yapılması, üstelik söz ve davranışlarla bunun hissettirilmesi onları kahrediyor
ve derinden yaralıyor. Engellilere acımayın derken anlatmak istediğimiz konu bu.
3 Aralık, Dünya Özürlüler
Günü.
Genelde
özürlülük; doğum öncesi, doğumda ve doğum sonrası oluşan olumsuz şartlardan
kaynaklanıyor. Unutulmamalıdır ki, bir insan özürlü değilse bile, son nefesine
kadar potansiyel bir özürlü adayıdır.
Kimse
nerede, ne zaman, ne şekilde başına neler gelebileceğini çoğu defa bilemez.
Nitekim 17 Ağustos depremi, sadece 40 saniye içinde onbinlerce insanı özürlü
hale getirdi. Hergün yaşanan trafik kazaları hakeza. İş kazaları da öyle. Siz ne
kadar dikkat etmeye çalışsanız bile, karşı tarafın dikkatsizliği hayatınızı bir
anda karartmaya yetebiliyor.
Gelelim yazı başlığı ile tam olarak
ne anlatmak istediğimize…
Engelliler kendilerine acınmasını
değil, engel durumlarına göre, üretime katkılarının ne olabileceği konusunda
toplumun tüm kesimleriyle birlikte bir şeyler yapmanın beklentisi içindeler. Tek
istedikleri, kendilerine bir fırsat verilmesi.
Her biri, özürlülük durumlarına
göre, kendileri için, aileleri için, bu ülke için muhakkak yapabilecekleri bir
şeyler olduğuna inanıyorlar ve kendilerine bir fırsat verilmesini
istiyorlar.
Herkes özürlü
adayı...
İsviçre’de
yapılan bir araştırmada, özürlülüğe sebep olan faktörlerin başında, hayatın
değişik safhalarında meydana gelen etkenlerin yüzde 72 ile ilk sırada geldiği
tespit edilmiş. Yani, doğuştan engelsiz olsanız bile, hayatınızın her hangi bir
safhasında engelli haline gelmeniz an meselesi.
Burada
önemli olan nokta, özürlülüğün bir “sorun” değil, bir “durum” olarak kabul
edilmesidir. Araştırmalar, özürlü bireylere yönelik kalıp yargıların, olumsuz ve
redÂdedici tutumların sürdüğünü gösteriyor.
Özürlü
mü, engelli mi?
Bilimsel
danışmanlığını yaptığım, “İstanbul Sosyal Doku Projesi” kapsamındaki özürlülere
yönelik kantitatif araştırmanın sonuçlarına göre; özürlülerin büyük bölümü
kendilerine, “Engelli” denmesini istiyorlar. Aynı araştırmaya göre, aile ve
akraba çevresinde özürlü bulunduğunu ifade edenlerin oranı yüzde 31. Ne kadar
büyük bir rakam.
Toplumun
nerede ise üçte biri günlük yaşamda engelli vatandaşlarımızla sürekli temas
halinde. İyi ama, kent mobilyaları, ulaşım, kaldırımlar, konut planları, toplu
taşıma araçlarına inme binme imkanları, yolu karşıdan karşıya geçmelerini
sağlayacak düzenlemeler ne kadar yeterli.
Engelli
vatandaşlarımıza yönelik yaptığımız araştırmalar, toplumun kendilerine destek
olmadığını (yüzde 62.3), görmezden geldiğini (yüzde 65), kendilerine acıdığını
(yüzde 76.5), hatta aşağıladığını (yüzde 50.2), yardıma muhtaç gördüğünü (yüzde
76.7) ifade ediyorlar. Oysa özürlüler fırsat verilirse, yeteneklerini ortaya
koyabilen ve diğer insanlardan farklı olmayan bireyler olarak görülmek
istiyorlar.
Sosyal
dayanışmasının güçlülüğü ile temayüz eden ve tarih boyu bu özelliği ile gurur
duyan bir ülkede, bu rakamlar gerçekten üzüntü vericidir.
Özürlülerin
kendilerine bakışı ise oldukça olumlu. Yüksek oranda kendilerine güvenmekte
(yüzde 95), başarılı (yüzde 93) ve çalışkan (yüzde 96) bulmaktadırlar. Kendi
kendilerine yetebildiklerini düşünmekte (yüzde 87), zor durumda kaldıklarında
bile başkalarından yardım beklememektedirler (yüzde 87). Özürlülerin bu
özgüveni; kendilerine imkan verildiği takdirde, başarabileceklerinin
göstergesidir.
Son
50 yıl içinde demokrasi ve insan hakları konusunda yaşanan gelişmeler, özürlü
bireylerin temel haklardan yararlanmaları konusundaki yasal düzenlemelere hız
kazandırdı. Fakat bunların yeterli olduğunu söylemek mümkün
değil.
Türkiye’de
10 milyon özürlünün varlığından bahsedilmektedir. Her özürlünün, yakın
çevresindekilerin yaşamını da doğrudan etkilediği göz önüne alındığında,
ülkemizin en az yarısı bu soruna aşinadır.
Konunun
üzücü bir başka yönü, ülkemizdeki özürlü çocuklardan sadece binde
9’unun öğretim imkânına sahip olmasıdır. Sorunun aşılması için onlara acımak
değil, çok yönlü çaba göstermek gerekiyor.
Daha
da gecikmeden...
Engellilere acımak sorunu çözmeye
yetmiyor. Önemli olan onları acınacak hallerinden
kurtarmaktır.
Bu sadece bir sosyal sorumluluk
değil, aynı zamanda büyük de bir sevaptır...
|